Ayşeyle,
Hayata dair küçük tatlar...

Rastlantının Böylesi


_Dur!

_Televizyonu kapat 
_Haydi sana odanda oyun kurdum git orada oyna
_Oğlum canın sıkıldıkça dolabı açıp aklına geleni yeme sonra hasta oluyorsun.

Bunlar orta yaşlarının başında olan kadının 5 yaşındaki oğlunun arkasından koştururken söylediği sözlerdi. Her sabah onunla birlikte saat 6'da kalkıyor, kızının okula gitmeden önce yemesine özellikle özen gösterdiği kahvaltısını hazırlıyor, onu okula gönderdikten sonra da tekrar mutfağa giriyordu. Mutfağa çeki düzen veriyor, o gün pişirmesi gereken yemeklerin hazırlıklarına koyuluyordu. Bu yemeklerin sağlıklı ve aynı zamanda da lezzetli olması gerekiyordu. Ayrı bir özenle hazırlıyordu bunları. Fakat puslu hüzünlü bir havanın hakim olduğu o gün bunların hiçbirini yapmak içinden gelmiyordu. Gözleri mutfak penceresinden görünen denize dalıp dalıp giderken, bir yandan koşup bacaklarına yapışarak 'Anne birlikte oynayalım parka gidelim 'diyen oğlunun yalvarmalarına dayanamayarak, alel acele hazırlanarak dışarı attı kendisini sabahın 9'unda.
Önce şehrin müthiş deniz manzarasıyla ünlü parkına düştü yolu.Oğlu sağa sola koştururken,parka yer etmiş çingenelere ilişti gözü.Bu soğuk aralık gününde kadınlar uzun bir etek altına giydikleri eşofmanları ve çıplak ayaklarıyla hiç üşümüyorlarmış gibi duruyorlardı.Hepsinin ortak özelliklerinin göbekleri olduğu göze çarpıyordu.Yaşları 15 de olsa 35 de olsa düzgün vücut hatlarını bozan tek fazlalıklarının göbekleri olduğunu düşündü.Çingenelerin çocukları da onların peşi sıra sağa sola koşturuyor,arkalarından dolaşıp etrafı seyrediyorlardı.Yaşları 4 ile 10 arasında değişen bu çocukların fal bakıp para kazanmaya çalışan anneleri tarafından, ne kadar olması gerekenden farklı bir şekilde yönlendirildiği karmaşası kadının kafasını kurcalarken ,oğlu tekrar kendisini çekiştirmeye başladı...Sıkılmıştı....
Oğlunu soğuktan biraz soğumuş elinden tutarak,parkın yeşillikleri içinden deniz manzarasının olduğu kısma doğru yürüdü.Oğlunu da kucağına alarak banka oturdu ve denizin  sahilinin arkasında yer alan dağları seyretti.Allah bir şehre ancak bu kadar cömert davranabilirdi.Dağ,deniz,güneş,yeşillik,su.....Her şeyi vermişti bu şehre.Ama bir kötülük olmalıydı,her şey dört dörtlük olamazdı.Bu nedenle haziranın ortasında şehri müthiş bir sıcak teslim alıyor ve ancak ağustosun sonunda bırakıyordu.Doğa sanki verdiği bütün güzelliklerinin faturasını iki ayda insanlara kesiyordu .Gülü seven dikenine katlanır misali.
Etrafın seyri bittikten sonra tekrar oğlunu elinden tutarak, şehrin 'Tarihi Kale içi diye isimlendirilen kısmına doğru yürüdü. Kale içi evlerinin başlangıcında bazı satıcılar mısır közlemiş satarken bazıları da kestane pişiriyorlardı. Mis gibi kokan kestanelerden küçük bir kese kâğıdına koydurdu. Hem yitip hem yürürken gördüğü yıkık dökük eski evlerde nasıl hayatlar yaşandığını hayal etti. Kim bilir bu birbirine bakan eski evlerde kimler camdan cama neler konuştular. Düşündü ki onlar da bir sürü olayları kendilerine dert etmişler zahmetini çekmişler, sıkıntılarını yaşamışlardı. Ama bu dünyadan göçüp gitmişlerdi. Boştu yani sonuçta bu dünya. Öyle veya böyle bitiyordu bütün sıkıntılar. Onun için yaşarken üzüntü ve sıkıntıyı hayatın doğal bir akışı olarak algılamalı, mutluluk ve keyif gibi içimize sindire sindire yaşamalıydı.
Oğluyla birlikte Kaleiçi'nde ilerlediklerinde oğlu kendisini çikolata alması için bir dükkâna doğru çekiştirirken bir erkek sesinin 'Kadının sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin' dediğini duydu. Oğluna söz yetiştirmeye çalışırken sesin kimden geldiğine bile bakmadan oldukça yüksek bir sesle :'O eskidendi beyefendi'diye bağırdı. Oğluna aldığı küçük çikolatayı verip susmasını sağladıktan sonra sözü söyleyen kişiye doğru baktı. Tarihi mekânın içinde yer alan tarihi evin halı dükkânına dönüştürülmüş yerinin önüne koyulmuş üç tane taburede oturan yaşlıca bir erkek, kırklarında bir başka erkek ve kırk beş yaşında bir başka kadının sohbet etmekte olduklarını gördü. Yüzlerinde havanın da kasvetli olmasının verdiği bir uyku hali olan bu insanlardan kırk beş yaşlarında olan erkek kadına:
-Siz beni yanlış anladınız
_Neden? O sözü siz söylemediniz mi?
_Söyledim ancak bu sözün ne kadar yanlış olduğu üzerine konuşuyordum fakat siz konuşmamın hepsini duymadınız.
Kadın biraz daha dikkatli bakınca sözü söyleyen kişinin 18 sene önce Türkiye'de çevirdiği filmlerle genç kızların sevgilisi olan ünlü sinema oyuncusu Tarık Tarcan olduğunu fark etti. Biraz önce dünyanın ne kadar tesadüfi yaşanan bir süreç olduğunu düşünmüş ve şimdi bu tesadüflerden birine denk gelmişti. Seneler önce fotoromanlarını okuduğu, filmlerini seyrettiği televizyon şovlarında hayranlıkla izlediği bu adam şimdi karşısındaydı ve onunla konuşuyordu.
-Evet dedi kadın. Eskiler öyle söylermiş ancak; kadınlar da bu sözleri hak edecek davranışlar sergilerlermiş. Neden kadın erkeğe öncelik tanıyor? Tanımasın, onu şımartmasın. Bir anne için kız evlat ne ise erkek de aynı olsun. Benim annem yemeğin en güzel kısmını babama ayırırdı. Neden? Biz ne yiyorsak o da onu yesin Niçin bu üstünlük? Çünkü bütün gün işte, çalışıp para kazanıyor, eve para getiriyor diye. Ben de annemi hiçbir zaman babamın getirdiği parayı yiyerek sefa sürerken görmedim. Hep yemek yapıyordu, bize bakıyordu ve hesaplı yerlerden alışveriş yaparak babamın eve getirdiği paradan tasarruf yapmaya çalışıyordu. Öyleyse neden kendisi de üretiyorken en güzelini hep babamın hak ettiğini düşünüyordu? Sonra da babamdan kendisine kadın erkek eşittir duygusuyla yaklaşmasını bekliyordu. Bence bu onun hatasıydı babamın değil. Ben öyle yapmıyorum eşime. Dürüstçe hayata karşı ben de emeğimi ve zamanımı veriyorum. Öyleyse eşitiz. Vermeseydim eşitim de demeyecektim. Bu kadar da adaletliyim.
_Doğru diyor eski artist. Siz şimdi öyle düşünüyorsunuz ancak eskiler öyle değillerdi. Sizin düşünceleriniz doğru tabii ki.
Kadın artiste hayran olduğu için kendisiyle gurur duydu. Ne de güzel düşünüyor ne de güzel konuşuyor diye geçirdi içinden.
Sohbete katılan 65 yaşlarındaki zayıf, sağlıksız görüntülü adamın ise kadına 'İyi ki böyle bir kadını kendime hayat arkadaşı seçmemişim bakışı var idi. Taburede oturan diğer kadın ise sohbete dahil olmuyor, bunlar da neden bahsediyorlar diye diğerlerini süzüyordu.
Küçük çocuk tekrar annesini çekiştirmeye başladı. Çocuk annesi bu konuşmaları yaparken dükkân olarak kullanılan tarihi evin yanındaki bir başka tarihi konağın bahçesinden içeri dalmış ve orada kafeste asılı duran kuşları görmüştü. Şimdi annesinden onunla gelip kuşları kendisine göstermesini istiyordu. Ancak kadın bu evin kapısından girmek istemedi çünkü kendisine ait bildiği bir yer değildi. Bunu gören Tarık Tarcan:
_Girebilirsiniz Orası da benim Çocuk gezebilir
Dedi. Bunun üzerine kadın çocuğun elinden tutarak kapıdan içeri girdi. Bu kapı geniş bir avluya açılıyordu. Avlunun solunda hemen kapının girişinde küçük bir muhteviyat vardı. Küçücük pencereleri olan muhteviyatın pencerelerine boyalı bakımlı iki tane kuş kafesi asılıydı. Kafeslerin bir tanesine iki tane muhabbet kuşu, bir tanesine de papağan konmuştu. Giriş kapısına kadar döşenmiş taşlara basarak ilerleyince tarihi evin üst katına çıkan basamakların başlangıcına geldi kadın. Oğlunun elinden tutarak ahşap merdiveni çıktı ve üst katın oldukça geniş olan terasına ayakbastı. Buraya tik ağacından yapılma büyük bir masa, altı tane sandalye konmuştu. Terasa bakan pencerelerden içeri bakınca evin içindeki koltuklara örtülmüş kanaviçe işli beyaz örtülere ilişti gözü. Perdeler de aynı işli kanaviçe örtülerden uyarlanmıştı. Son derece düzgün ve temiz görünüyordu. Bahçede fazlalık olarak algılanabilecek hiçbir eşyaya yer verilmemişti. Üst kattan aşağıya doğru bakan kadın, bahçe duvarının yan tarafında yer alan çok değerli olduğu belli olan boş araziye bakarken'Acaba kimindir? Yeni yıkılan evin yerinde kimler neler yaşamışlardır'diye düşünürken aşağıdan seslenen Tarık Tarcan'ın sesiyle kendine geldi.
_Beğendiniz mi?
_E e e evet çok güzel
Güneş de bu sırada kadını hayran olduğu artistle konuşmasının gönlünde yarattığı coşkuya eşlik etmek istercesine bulutları sıyırmış, tüm cömertliğiyle etrafı aydınlatmıştı. Tarık Tarcan burayı çok sevdiğini, bahçesinde yetiştirdiği hurma ağaçlarını kadına uzun uzun anlattı.
_Siz? Dedi duraklayarak.
_Ben? Ne?
_Siz nerelisiniz?
_Ben Ankaralıyım Eşimin işi dolayısıyla on beş senedir burada yaşıyoruz.
Sonra artist küçük erkek çocuğu kucağına alarak kuşlarla konuşturmaya çalıştı.
_Biz gidelim dedi kadın. Sordu:
_Neden sinema dünyasına veda ettiniz?
_Bana göre değil o dünya. Sevmedim istemedim doğma büyüme İstanbulluyum ama gitmiyorum bile sevmiyorum o karmaşayı.
_Peki dedi kadın Hoşça kalın Çok memnun oldum.
Bahçenin sonunda yer alan avlunun kapısından çıkarken kadın ve çocuk, bağırdı adam:
-Size hurmalardan vereyim.
_Bunlar daha olmamış ama!
_Olsun siz evde güneşe koyun onlar olgunlaşır.
Kadın oğlunun elinden tutup yüzünde bir gülümsemeyle yola düştü.Eve geldi ve mutfağa girdi.Çantasındaki üç tane hurmayı alıp mutfak rafına koydu.İstedi ki hurmalar hiç bozulmadan olgunlaşmadan öylece orada dursun ve her baktığında bu güzel günü hatırlasın.Ama öyle olmadı.Onlar da olgunlaştı,yendi ve bitti.Her güzel şey gibi o da bitti.